>
you're reading...
Taraf

Serge Klarsfeld: “Türkiye’de hükümetlerin Yahudilere pek sıcak bir yaklaşım içinde olduğunu söyleyemeyiz”

DSC_0636Tarihçi Nora Şeni, avukat ve tarihçi Serge Klarsfeld ile Nazi suçlularının yargılanması, Türkiye’nin geçmişiyle yüzleşmesi ve entelektüellerin sorumluluğu üzerine konuştu. Eşi Beate Klarsfeld ile birlikte hayatını Nazi savaş suçlularının yargılanmasına adayan avukat ve tarihçi Serge Klarsfeld, Fransız devletinin Yahudi soykırımındaki sorumluluğunu tanımasında önemli bir rol oynadı. Klaus Barbie gibi Nazi katliamcısı olup savaş sonrasında Latin Amerika’da saklı bir ikinci hayat yaşayanları yargı önüne getirdi. Klarsfeld “Bir Yüzleşme Serüveni: Shoah Sonrası Fransa’da Hafıza Politikaları” adlı etkinlikler kapsamında Türkiye’deydi. Paris 8 Üniversitesi, Anadolu Kültür, Memorial de la Shoah, Fransız Kültür Enstitüsü’nün ortaklaşa oluşturdukları etkinlikler çerçevesinde konferans veren Klarsfeld ile Tarihçi Nora Şeni’nin (Paris 8 ÜniversitesiTaraf‘ta yayımlanan söyleşisinden alıntılar:
[…] NORA ŞENİ: Savaş sonrası Avrupa’nın demokrasi kararına geri dönüp, bu perspektiften Türkiye’ye bakacak olursak şunu söylemek mümkün: 1923’te kurulan Türkiye’de toplumsal tutarlılığın, toplumsal kohezyonun etnik/dinsel homojenlik üzerine inşa edildiği gözlemlenir. Yani Türk/ Müslüman, kimliğinin tekliği ve birliğine dayalı bir Cumhuriyet. Osmanlı İmparatorluğu son dönemlerinde Müslüman/ Türk elemanın çoğunlukta olmadığı yerlerde hükmünü sürdüremediğini görmüştü. Bu demografik mantıkla kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin topraklarında 90 yılda mübadele, ayrımcılık, pogromlar, vergi siyaseti, vakıf mallarına el koymalar neticesi gayrimüslim nüfus yüzde 1’in altına düştü. Farklı siyasi çizgideki hükümetlerin birbirlerinden devralarak sürdürdüğü, devlet iradesinin ekseni olarak işleyen bu homojenlik iradesi demokrasiye temayülden çok daha kuvvetli. Böyle bir bağlamda devleti, toplumu geçmişle hesaplaşma konularına duyarlı kılmak mümkün mü?
SERGE KLARSFELD: Olumlu örnekleri ön plana çıkarmak gerek. Osmanlı İmparatorluğu’nun İspanya’dan kaçan Yahudilere kucak açtığı dönemi hatırlatmak gibi örneğin. Pozitif örneklerin üzerinde ısrarla durmak lazım. Ben de bahsediyorum onlardan. Fransa’da devlet Yahudileri Almanlara teslim etmeye karar vermişti ama toplumda Yahudileri koruyanlar da olduğunu hatırlatıyorum. Belki de Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk dönemlerindeki tavrını hatırlatıp o tavra geri dönüşü teşvik etmek gerek.
NŞ: Türkiye’de hükümetler böyle bir yaklaşımı 1990’lardan itibaren benimsediler, ama dış politikada sergiledikleri bir görüş olarak. Ve İsrail’le krize girildiğinde bunu hatırlatıp “Ama biz onlara kucak açmıştık” deyip İsrail’in politikasından sorumlu olmayan Türkiye Yahudilerini İsrail’le özdeşleştirdikleri de oluyor.
SK: Hükümetlerin politikalarını değiştirmek hiç kolay değil. Her şeye hükmeden bir partinin karşısında dengeli bir muhalefet yoksa iş çok zor. Yapılacak tek şey sabırla hakikat için mücadele yürütmek ve bunun zaman alacağını bilmektir.
NŞ: Konferansınızda zihniyetleri dönüştürücü güçte sembolik eylemlerin öneminden bahsettiniz. Günümüzde bu güçte bir eylem Türkiye’de ne ölçüde mümkün olabilir?
SK: O dönemin Almanya’sında bu mümkündü çünkü demokratikleşme yolunda ilerleyen bir ülkeydi ve semboller toplum tarafından anlaşılıyordu. Başka bir yerde belki değişimlerin kolay olmadığını ve çok zaman alabileceğini kabul etmek gerek. Türkiye’nin, bahsettiğim gibi, tarihinden olumlu örneklere odaklanmaya ve Ermenistan’la ilişkilerde mesafe kat etmeye ihtiyacı var. Belki Avrupa Birliği, Türkiye’yi, tarihiyle yüzleşmesi için bir arşiv çalışması yapmaya teşvik edebilir. Bu trajediye dair belgelerin toplanması ve doğruluklarının teyit edilmesi sağlanabilir. 1915 bir soykırım mı değil mi tartışması belki bu şekilde bir çözüm bulabilir
NŞ: Annette Wieviorka gibi tarihçiler bir katliam olayının “soykırım” gibi belirli bir hukuk kategorisine uyup uymadığına karar vermenin kendi işleri olmadığını söylüyorlar.
SK: Önemli olan insanların, uluslararası toplumun ve akademisyenlerin bu konuda kendi kararlarını verebilecekleri bir veri dosyasını erişilir kılmaktır. Örneğin Yahudi Soykırımı’nı inkâr edenlerden bahsediliyor ama benim için hiçbir önemleri yok. Çünkü dünyadaki hiçbir üniversitede hiçbir profesör inkârcıların tutumlarını desteklememiştir. Uluslararası akademik çevreler için Yahudi Soykırımı’nın gerçekliği tartışmasızdır. Tabii bu durum İran’da bir diktatörlüğün Yahudi Soykırımı’nın yaşanmadığına insanları ikna etmeye çalışmasına engel olamıyor. Esas olan şudur: Bilim insanları arasında bir konuya dair fikir birliği olduktan sonra yol almak daha kolay olacaktır. Türkiye de bunu dikkate almak zorunda kalacaktır.
NŞ: Türkiye İkinci Dünya Savaşı’na katılmadı, Türkiye entelektüelleri Avrupa düşünce tarihini dönüştüren “bizim medeniyetimiz nasıl böyle şeylere yol açabildi” ve “kötülüğün sıradanlığı” gibi sorunsallarla ilgilenmediler. Oysa Avrupa’nın birliğini inşa eden direklerden biri de bunları sorgulamak. Herhalde bunun eksikliği, bu mantığa uzaklık yüzünden Türkiye entelektüelleri ırkçı beyan telaffuz edebilen siyasetçilere karşı radikal tavır almak zorunda hissetmiyorlar kendilerini.
SK: Entelektüellerin çoğu pek çok yerde ekonomik ve siyasi başarı gösteren bir hükümetle aynı çizgide dururlar. Çoğu da milliyetçi görüşleri savunurlar ve başarılı olan partiyi desteklerler. Antisemitizmi toplumlardan söküp çıkarmak çok zordur. Fransa’da görüyoruz bunu, ekonomik krizin ve bazı değişimlerin toplumda yarattığı endişe bugün Dieudonné gibi bir demagogun çıkıp antisemit söylemlerde bulunmasına yetiyor. Türkiye’de İkinci Dünya Savaşı’ndan beri hükümetlerin Yahudilere pek sıcak bir yaklaşım içinde olduğunu söyleyemeyiz. Türkiye’nin Avrupa Birliği’yle güçlü bağlar kurması ve birliğe üye olması lazım ki AB’nin temsil ettiği değerleri benimseyebilsin. AB üyeliği olmadan öncelikler başka olacaktır. Bazen de entelektüeller toplumun başka kesimlerindeki tepkilerin aynısını verirler. 20. yüzyılın en büyük düşünürlerinden biri olan ama “Yahudilerden kurtulmak lazım” diyen Heidegger buna bir örnektir.
NŞ: Bugün vardığınız sabır ve hoşgörüden oluşan bilgelik ile ilk mücadele dönemlerinizdeki çılgınlığınızı bağdaştırmakta zorlanıyorum sanırım.
SK: Hep bilgeydim ben. Çılgınlık ve bilgelik aynı anda olabilir. Her zaman hem gerçeğe hem de tepki koymaya aynı tutkuyla bağlı oldum. Bilgeliğin ve aklın sesi, her alanda bir şeyleri iyileştirme umuduyla davranmaya mecbur etti. Bilge olduğumuz için Beate ile birlikte yaptıklarımızı yapabildik. Düşünmeden sadece tutkuyla hareket etseydik bir kaç büyük eylem yapardık ama köklü bir değişim getirmezdi. Bazen de tutarlı bir düşmana karşı zamanın davranışlarını değiştirmesini beklemekten başka yapabileceğiniz pek bir şey yoktur.

Reklamlar

Tartışma

Henüz yorum yapılmamış.

Yorumunuz

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

RSS Hertür Kültür

  • Xiaomi Redmi Note 5A : Uygun fiyata etkileyici özellikler 22 Ağustos 2017
  • Son dakika Beşiktaş transfer haberleri 22 Ağustos... Fikret Orman Ukrayna'ya gidiyor 22 Ağustos 2017
  • Hakemden Barcelona'ya kıyak! 22 Ağustos 2017
  • TÜSİAD'dan Berker için başsağlığı açıklaması 22 Ağustos 2017
  • Zorlu PSM, 5. sezon programının ilk isimlerini açıkladı 22 Ağustos 2017
  • Rus Klasik müziği okurlarla buluştu: Rimski-Korsakov’un Yaban Arısı - Glinka ve Rus Beşleri 22 Ağustos 2017
  • Sevilla-Başakşehir maçı hangi kanalda, ne zaman, saat kaçta? (Şampiyonlar Ligi) 22 Ağustos 2017

Stats