>
you're reading...
Ortadoğu Haber Ajansı

Azınlıkta Daraltılanların Demokrasi Mücadelesinin Simgesi Erol Özkoray’a Bernard Henri Lévy’den Destek: Istanbul’da Kafka

erol özkoray“Istanbul’da Kafka” başlıklı yazısında ünlü fransız filozof/yazar Bernard Henri Lévy (BHL) den Gezi ayaklanması hakkında yazdığı kitapta Erdoğan’a hakaret ettiği gerekçesiyle mahküm edilen Politolog/Yazar Erol Özkoray’a büyük bir destek getirdi: “Bütün şehirliler artık “gerçek Türklerin” gözünde birer “gâvur”. “Yazının fransızcadan çevirisi:
Bernard Henri Lévy “Istanbul’da Kafka”/ Erol Özkoray, bir dost ve haklı davaların savaşçısı. Ocak 2012’de Charles Aznavour, Robert Guédiguian, Michel Onfray ve Serge Klarsfeld’le birlikte Ermeni Soykırımı’na saygı için bir çağrıda bulunmuştuk.
Paris’e son uğrayışında, Hôtel Europe’u [Avrupa Oteli], Avrupa’nın sorumluluktan kaçışlarını eleştirmek için yazdığım tiyatro oyununu gelip görme lütfunda bulundu. Bu sorumluluktan kaçış, dün Bosna’daydı, bugünse Ukrayna, Suriye veya Lampedusa’da, tam şu an Kobanê’de.
Libération’da ve başka Avrupa gazetelerinde “Kobâne için son bir çağrı”da Bernard-Henri Lévybulunmuştum, ki burada da, prensipte bir üyesi olduğu ve İslam Devleti’nin kafa kesicileriyle mücadele eden askeri koalisyona yardım elini uzatmak yerine kendi Kürt vatandaşlarını bombalamayı yeğleyen Türkiye’yi kınıyordum.
Ve böylece Erol’la Türkiye’nin vaziyeti ve kendi durumu hakkında konuşmaya başladık. Erol, kendi ülkesini terk etmeye mecbur kalıp, buraya, Fransa’ya sığınma ihtimalini veya başka bir Avrupa ülkesine Pen Club himayesinde yerleşip yerleşmeyeceğini sorguluyordu.
Peki Erol’u bu sürgün çözümünü düşünmeye iten neydi?

Temmuz 2013’te, İstanbul’un kalbinde, özgürlüklerin ve demokratik vatandaşlık savunusunun sembolü haline gelmiş Gezi Parkı’ında yaşananlara dair Gezi Fenomeni kitabını yayımladı.
Eşi Nurten Özkoray’la birlikte yazdığı bu kitapta, sosyolojik bir analiz ve şimdiki zamanın güzel bir tarihçesinin yanı sıra, yetkililer tarafından hızlıca temizlenen altı yüz kadar anonim slogan ve duvar yazısı derlenmişti.
Bu graffitilerin bir kısmı Erdoğan’a çıkışıyordu: “Eşeklik etme, halkı dinle”. Veya: “Şerefsiz, istifa et”. Ya da: “Tayyip, suç seni doğuranda”. Yahut: “Totoş Tayyip”.
68’de Sorbonne’un duvarlarına intikam alırcasına yazan biz Fransızlar için
(örneğin “Geber Filanca, halk seni haklayacak”), bu tanıdık çıkışmalar hafif görünüyor. Türk adaleti —bu oksimoron için beni bağışlayın— başka türlü karar verdi. Ve işte, İstanbul’a Kafka geldi. Erol, duvar yazılarını neşrederek kamu yetkilisine hakaret ettiği gerekçesiyle, basın davalarına bakan İstanbul 2. Asliye Ceza mahkemesi tarafından 23 Eylül’de 11 ay 20 günlük hapis cezasına mahkûm edildi. Beş seneliğine imagesertelenen ceza kararını temyize götürme imkânı bulunmuyor.
Öyle görünüyor ki, Türk Ceza Kanunu’nun, mahkûm edilmiş sözlerin yeniden basıldığı yayınları —bilgilendirme amacıyla yapılmış olsa bile— cezalandıran özgürlük katledici 162. maddesi, 2005’te AB yasalarıyla uyum çerçevesinde lağvedilmişti. Bunu da takan mı var? Erol, yeni Ceza Kanunu’nun 125. maddesinden hakaret gerekçesiyle mahkûm oldu. Tarafından salt neşredildikleri için, sanki bu duvar yazıları ona aitti…
Anonim sloganlar böylece yazar sözcüklerine dönüşüyordu.
Hukuki yenikonuş [newspeak, George Orwell’ın 1984’ündeki totaliter devletin yarattığı dil] uzmanı hakimler, soyisimsiz olmakla birlikte anonim de Yandaş basın organları BHL'i daha önce hedef almıştıkabul edilmeyen yazar/müellif kavramını icat ettiler.
Bu düzenbazlık sonucu dostum ağır ve yüz kızartıcı bir mahkûmiyet altında ezilmeye çalışıldı.
Tuhaf bir ayrıntı var. Erol’un hasta avukatı, doktor raporlarını ibraz ederek duruşmanın ertelenmesi talebinde bulunmuştu. Reddedildi. Yani Erol savunma makamının yokluğunda mahkûm edildi. Mesele göz açıp kapayıncaya kadar halledilmişti. İktidar’ın emrindeki zihin jandarmaları için bu işten bile değildi.
Başka bir tuhaf-ötesi detay : Savcı, aile mefhumunu iyice abartarak, Erol’un oğlu ve kızını da kitaba katkıda bulundukları ve duvar yazılarını fotoğrafladıkları gerekçesiyle zan altında bırakmaya çalıştı. Erol, neşretme suçunu üstlenerek bu durumu son anda engelledi.
Fakat Erol’un Kafka’yla işi bitmemişti.
Hapis cezası beş yıllığına ertelendi. Ancak mahkûm bu süre zarfında kendini ifade etmezse bu kadar ertelenmiş olacak. Erol’un temyize gittiğini farz edelim. Bunun için kendini tekrardan kamu nezdinde ifade etmesi gerekecek. Bu noktada ertelenen ceza devreye girecek ve Erol doğrudan hapsi boylayacak. Ancak ve ancak bu takdirde temyize başvurabilecek, serbest bırakılmayı umarak.
Yeniden yargılanmak adına, kanun nezdinde suçluymuş gibi davranarak üzerine şimşekleri çekmek… Masumiyetini ancak hapsin derinliklerinden savunabilmek… Bunu Kafka icat etmemişti! Ve Erol gibi bir mahkûm için, en azından durumun büyük risk taşıdığını söyleyebiliriz: Hesap çabucak yapılabilir —böyle bir keyfiyete teslim olmaktansa özgürlüğünü koruyup sözünü sakınmak bin defa tercih edilir. Başınızın üzerinde dikilen Demokles’in kılıcına karşı, yakanıza yapışan Moloch’un [Tevrat’a göre Fenikeliler ve Kenanlılar’ın çocuk kurban ettikleri Tanrı] insafına kalmışken, özgürlükleri katleden kanunlarla aranıza İnsan Haklarını ve bunların koruyucu sınırlarını koyarsınız.
İstanbul’da gazeteci, yazar, polemikçi, sanatçı ya da sade vatandaş olunca başınıza gelen bu.
Nazım Hikmet, Yaşar Kemal ve Orhan Pamuk’un vatanında gelinen yer bu.
Türkiye, tutuklu gazeteci ve entelektüeller alanında İran ve Çin’le rekabet halinde.
Zira Erol Paris’e sadece kendini kurtarmaya gelmedi.
Tam tersine, bahtsız ülkesinin sorunlarını anlatmaya geldi.
Tamamı tek bir adamın despotizmine ve İslamcı devlet aklına kaymaya yüz tutmuş bir ülkenin portresini çizmeye geldi.
Boğaz’ın iki yakasında ve Anadolu yaylalarında düşünce ve ifade özgürlüğünün sona ermesine ramak kaldığını söylüyor bana.
AKP ve Erdoğan, Avrupalıların gözünde uzun süre bizdeki Hıristiyan demokratlar gibi modernleşmeci ve demokrat Müslümanlar olarak görüldü ve İslam diyarındaki bu açılımcı modeli rahatlıkla övüyorduk.
AKP ve lideri Erdoğan’a Kemalizmin varisi askeri iktidardan kurtularak yerine devlet üzerinde yeni bir tekel (ve beraberinde gelen İslami ideolojiyi) geçirme imkânını tanıyan bu yanılsama, Mayıs-Haziran 2013’teki Gezi olaylarıyla birlikte paramparça oldu.
Bundan önce birtakım belirtiler yok değildi.
İsrail’le tarihsel bağların koparılarak Hamas’a destek sunuluşu dışında, Mübarek’in düşüşünün ardından Kahire’de iktidara yükselen Müslüman Kardeşler’le kurulan ittifak vardı.
Ardından da, devletin zirvesindeki yolsuzluğu ihbar eden Gülen tarikatının yasaklı hale gelişi ve idare, adalet ve orduda girişilen arındırma operasyonu geldi.
Zamanında gereğince yola getirilmiş Türk ordusu, bugün DAİŞ’in [IŞİD’in Arapça kısaltması] adam ve silahlarının Türkiye’den geçişini serbest bırakıyor, Kobanê’nin çektiği eziyete seyirci kalıyor.
Erol, bana Türkiye’nin her gün despotluk ve dinci karanlık yolunda daha da ilerleme kat ettiğini izah ediyor.
Din, Türkiye toplumunu iki düşman kitleye ayrıştırarak sınırları belirlerken, zincirlerinden boşanmış bir milliyetçilikle ikiye katlanıyor.
Yeni sultan Erdoğan, Gezi protestocularını “vandal” ilan ederek, millete ve Yeni Türkiye’ye karşı hıyanet içinde olduklarını söyleyerek zihinlerde iç savaşı teşvik ediyor.
Yasama ve yürütme gücünü artık tekeline alan AKP’nin projesi, 2023 hedefiyle, Türkiye toplumunu düşmanlarını ezmiş bir Sünni toplumuna dönüştürmek.
Neden 2023? Çünkü, bu ölümüyle ululaşacak ve [İslamcıların] intikam alacakları müteveffa Kemalizmin laik Cumhuriyetinin yüzüncü yıldönümü.
Çünkü, aynı muzafferane afişlerin dediği gibi, bu daha az ihtişamlı olmayan 2053 hedefinin, Konstantinopolis’in fethinin altı yüzüncü yıldönümünün otuz sene öncesi.
Zira başka bir ufka, 2071’e doğru dörtnala gidilmekte. Yarım yüzyıl sonra Bizans topraklarına Türk ordularının girişinin bininci senesi dolacak!
Bu gelecek odaklı hiper-milliyetçilik bağlamında, Türkiye’nin Avrupa’ya doğru meyledişinin tamamen rafa kalktığını söylemeye gerek yok.
AKP, Avrupa’ya karşı olan yükümlülüklerini ordudan yavaşça kurtulmak için kullandı; ama Avrupa artık katiyen gündemde değil; artık, dost Putin’in yaptığı gibi Avrupa adabının feshedildiğinden yakınma zahmetine dahi katlanılmıyor; Avrupa dosyası kapanmıştır!
Devir Türkçülüğün, militan Osmanlıcılığın, Sünni ümmetçiliğin devri! Bu devir, efsaneleştirilmiş geçmişle zafer getirecek yarınların buluştuğu ahenkle yoğuruluyor; “Anadoluluların” sopası altında Türkiye toplumunun girdiği organik birlik tarafından belirleniyor, ki bu geleneksel köylü toplumu da efsaneleştirilmiş durumda, önce Osmanlı, sonra Kemalist, bugünse liberal şehirlerden intikam alması gerekiyormuşçasına. İstanbul’dan İzmir’e, oradan Ankara’ya bütün şehirliler artık “gerçek Türklerin” gözünde birer “gâvur”. Bu “gâvur” kategorisine, curcuna içinde herkes sokuluyor: İmansızlar, laikler, Hıristiyanlar, Ortodokslar, Yahudiler, Aleviler, öteki Alevi Kürtler, Erdoğan’ın her mitingde lafı döndürmeden “beyaz Türkler” diye niteledikleri.
Toplumun aydınlık kesimi bu intikamcı ruhu esefle keşfediyor.
Şehirlerin, kırsal kesim tarafından değil, ama eski taşralıların yerleştiği mantar gibi büyüyen yeni banliyöler tarafından kuşatıldığını, ve tamamının AKP belediyelerine bağlı olduğunu, lojmanların, işlerin, yiyecek yardımlarının ve kömürün, sağlık hizmetlerinin bedavaya dağıtıldığını keşfediyor.
Nasıl büyüdüğünü anlamadığı kitlesel yanaşmacılığın (clientélisme) şehirlerin yeni halkını nasıl tek bir adammışçasına sürekli tek bir adama, Erdoğan’a oy vermeye yönelttiğinin farkına şaşkınlıkla varıyor.
Tek halk, tek millet, tek din, tek şef: İşte Yeni Türkiye’nin düsturu; Erdoğan, bu popülist, oybirlikçi, “geçmişe doğru ilerleyen” ve efendisininkinden başkası olmayan tek bir sesle konuşması için ihtar edilen bu Türkiye’nin neo-Duce’si.
Kişilik kültü yol alıyor.
“Tayyip”in mitingleri, bayılan bir kadının kürsüye şatafatla çıkarıldıktan sonra hikmetli büyücü “Tayyip”in ellerini alnına koyuşuyla yeniden ayağa kalkarak methiyeler düzdüğü Erdoğan’ın elini sofuca öpüşünün sahnelendiğini gördüğümüz dehşetengiz müsamereler.
Din, bir devlet kurumu olan Diyanet’e bağlı Türk memurlara, imamlara her Cuma tüm camilerde verecekleri vaaz için aynı metnin verilişiyle rejimin itici gücü konumunda: Bu vaazlarda, laikler, kâfir olarak nitelendikleri gibi Türkiye’nin ölümcül düşmanları olarak da gösteriliyorlar.
Ermeni Soykırımı’na gelince, Erdoğan’ın geçen 24 Nisan’da oynadığı ikili oyunu takdir edebiliriz, soykırımın başlatıldığı günün yıldönümünde kurbanlardan özür dilenirken, aynı zamanda soykırımın karanlık yüzüncü yıldönümüne bir kala, başbakana doğrudan bağlı Asılsız Soykırım İddiaları ile Mücadele Koordinasyon Kurulu (ASİMKK) hiç olmadığı kadar aktif, her tür idari birim ve üniversitede eğitim programlarını ve derslerini sıklaştırmakta.
Kızıl sultan Abdülhamid’in, dindaşlarını kanda boğduğu bazı Ermeni seçkinlerine terfi ve madalyalar verişini hatırlatacak türden eski bir mizansen bu.
Araştırmacı Behlül Özkan, dünkü Dışişleri bakanı, bugünün Başbakanı ve Erdoğan’ın ideolojik lalası Davutoğlu’nun uluslararası ilişkiler alanında akademisyenlik yaptığı dönemden (1986-2002) üç yüz makalesini taradı (link). Sürekli tekrarlanan dört tema var: Panislamizm (ümmetçilik), yaşam alanı kavramı (Lebensraum), Müslüman dünyası için bir Sünni hilafetinin gerekliliği, Avrupa Birliği’ne duyulan hınç. Daha yakın zamanda ise şu beyan geldi: IŞİD dediğimiz yapı radikal, terörize gibi bir yapı olarak görülebilir. Ama oraya katılanlar arasında Türkler, Araplar, Kürtler vardır. Oradaki yapı, daha önceki hoşnutsuzluklar, öfkeler, büyük bir cephede geniş bir reaksiyon doğurdu.”…
No comment [yorum yok].
Bu satırları yazdığım esnada Erol Özkoray İstanbul’a dönmüş durumda.
Rahatsız edilecek mi?
Gezi hakkında bir belge yayımladığı için veya Paris’e gelerek belki de bu makaleye ilham verdiği için hapse atılmaksızın kendisini özgürce ifade etmesine müsaade edilecek mi? Avrupa’ya yeniden gelebilecek mi?
Büyük dost ülke Türkiye, dayanışmamızı ve hayranlığımızı hak eden Erol’un, Gezi’nin ve başka yerlerin binlerce demokrat ve özgür vatandaşının büyük riskler alarak teşvik ettikleri üzere, iblislerinden ne zaman kurtulabilecek?
Kavga daha yeni başlıyor.
Bernard Henri LévyIstanbul’da Kafka

“Gezi Fenomeni”: Erol Özkoray kitabında Erdoğan’a hakaretten hakkında açılan dava için; “Hukukun temel prensibine aykırı” dedi

İdea Politika 22 Mayıs 2014 | Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a “Gezi Fenomeni” adlı kitabında hakaret ettiği iddiasıyla açılan davanın ilk celsesinde, gazeteci-yazar Erol Özkoray düşünce ve ifade özgürlüğü üzerine evrensel görüşlerin yer aldığı manifesto niteliğindeki savunmasında, davanın düşmesi gerektiğini söyledi ve “savcının isnat etmeye çalıştığı suçun kanun olarak karsılığı yoktur” dedi. Savunmasında RTE’nin “Gezi Direnişi … Okumaya devam et

“Gezi Fenomeni” kitabına karşı dava açılırsa, Demokrasi kritik Kırokrasi kapanına mı tıkılacak?

“Gezi Fenomeni” İdea Politika Yayınları’nda Ağustos’ta çıktı. Nurten Özkoray ve Erol Özkoray’ın sosyolojik ve siyasi analiz, araştırma, röportaj, makale ve fıkralarından oluşan eser, ’90 kuşağı ile kendilerini sadece din ve milliyetle özdeşleştiren farklı kitleleri anlayabilmek için ışık tutan bir kitap. Ancak bu özenli çalışma hakkında “kamu görevlilerine hakaret” iddiasıyla İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca soruşturma açıldı.. Yazarlardan Erol Özkoray, dava açılmasına … Okumaya devam et

Yeşil Faşizm Gaz Sisinde Gezi Kuşağı “Bunlar” ve Politik İslamcılıkla Formatlanan “Onlar”

Gezi Direnişi ile ilgili ilk kapsamlı kitap olan “Gezi Fenomeni” İdea Politika Yayınları’nda çıktı. Nurten Özkoray ve Erol Özkoray’ın sosyolojik ve siyasi analiz, araştırma, röportaj, makale ve fıkralarından oluşan eser, 1 Ağustos’tan itibaren kitapçılarda bulunabilecek. Sosyolog Nurten Özkoray’ın “Türkiye’de Bireyselleşme ve Demokrasi” adındaki bilimsel çalışmasına referans veren kitapta ele alınan bireysellik parametreleri Gezi Fenomeni’nde harikalar yaratan … Okumaya devam et

One Minute: Gezi Parkı protestocuları Türkiye’ye demokrasinin gelebilmesi için önümüzde bir yol açtılar

Gezi Parkı’yla simgeleşen hükümete karşı protestolar, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ’ın açıklamaları ve polisin orantısız güç kullanması AKP içinde tepkilere dönüşmeye başladı. Eski Kültür Bakanı Ertuğrul Günay ve İzmir Milletvekili Erdal Kalkan’ın ardından İstanbul Milletvekili İbrahim Yiğit de hükümetin politikalarını eleştirdi. Yiğit, “Başbakan olaylar ve eleştiriler karşısında sinirleniyor. ‘Yüzde 50’yi tutuyorum’ diyor. Türkiye ’de iç … Okumaya devam et

Reklamlar

Tartışma

Yorumlar kapatıldı.

RSS Hertür Kültür

  • Beşiktaş'tan taraftarına uyarı: Leipzig maçına gelmeyin 22 Kasım 2017
  • TİSK'ten 'asgari ücret' uyarısı 22 Kasım 2017
  • Bursa'da suya yüzde 10 indirim 22 Kasım 2017
  • 21. İstanbul Tiyatro Festivali bitmeden kaçırılmaması gereken oyunlar 22 Kasım 2017
  • Hayvanlar tipide mahsur kaldı 22 Kasım 2017
  • Yer görevlisi el kol sallayarak uçağı durdurdu, muhtemel faciayı önledi 22 Kasım 2017
  • Son dakika Fenerbahçe haberleri 22 Kasım... Eljif Elmas'ın zamanı geldi 22 Kasım 2017

Stats